Akıldışı Ama Öngörülebilir

Akıldışı Ama Öngörülebilir

Kitap Tavsiyesi: Akıldışı Ama Öngörülebilir

Hayatınızda hiçbir ürünü sırf çok büyük bir indirime girdi, eğer şimdi bu fiyata satın alamazsam asla alamam diye korktuğunuz için satın aldığınız oldu mu? Klasik iktisat teorisine göre, satın aldığımız bir ürünü, tamamen kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda, ürünün bize sunduğu faydanın o ürünün fiyatından daha fazla ya da en azından denk olduğu noktada alırız. Fakat aslında gerçek hayatta işler pek de öyle işlemez. Anlık duyduğumuz bir heyecan, ürünlerin bulundukları bağlam, fiyatlarının düşmesi gibi pek çok unsur bizi rasyonel kararlar vermekten alıkoyar. Dan Airely, tüm bu rasyonel olmayan davranışlarımızın aslında sistematik olduğunu, yani bizim “akıldışı ama öngörülebilir” varlıklar olduğumuzu savunuyor. Akıldışı davranışlarımızın farkına varıp onları incelemenin de davranışsal iktisat teorisinin yaklaşımıyla mümkün olduğunu söylüyor. Yazar tüm bu iddialarını Akıldışı Ama Öngörülebilir isimli kitabında anlatıyor!

Kitap Ne Anlatıyor?

Kitap, normalde ilgimizi çekmeyecek bir ürünün, “tuzak etkisi” adı verilen bir yöntemle nasıl bizlere pazarlanabildiği anlatılıyor. Dan Airely bu konuyu onlarca bilişsel deneyle test edip elde ettiği verileri 13 başlık altında toplayıp öğretici bir kitap haline getiriyor. Eğlenceli anektodları ve rahat okunabilen bir dile sahip olan kitapta, verilen örnekler konuyu anlama açısından oldukça önemli. Örneğin kitapta ücretsiz yapmaktan mutlu olacağımız gönüllü bir işe çok düşük bir ücretle bize teklif geldiğinde neden yapmaktan vazgeçtiğimiz, kredi kartı kullanmanın kolaylığının baştan çıkarıcılığı sebebiyle dolaplarımızı aslında ihtiyacımız olmayan eşyalarla doldurmamız, bir ilaca yüksek bir ücret ödediğimizde düşük fiyatlı ilaçlara göre daha etkili olduğunu düşünmemiz bu örneklerden bazıları.

Yazar, kitabı yazmasındaki amacının, kitabın sonunda bizi ve çevremizdeki insanları nelerin memnun ettiğini yeniden düşünmemize yardımcı olmak olduğunu söylüyor. Aslında amaçlandığından çok fazlasına ulaşan bir kitap yazmış olduğunu söyleyebilirim. Yazar, klasik iktisat teorisinin fazlasıyla iyimser olduğunu çünkü mantık yürütme kapasitemizin sınırsız olduğunu var saydığını söylüyor. Oysa davranışçı iktisadın, insanın kararlarının çok kolay yönlendirilebilir olduğunu, ertelemeye meyilli olduğumuzu, seçeneklerimiz çok olduğunda hedeflerimizden uzaklaştığımızı, beklentilerimizin algılarımızı çok farklı yönlendirebildiğini, sahtekâr olduğumuzu düşünmeden sahtekarlık yapabildiğimizi, kısaca hiç de rasyonel olmadığımızı var saydığını söylüyor. Bizi akıldışılığa iten faktörlerin farkına varmamızı sağlayarak, doğamızda var olan kusurlarımızın üstesinden gelebileceğimiz yollar bulabileceğimizi gösteriyor.

Kitaptan Bazı Alıntılar

Kitabın 13 bölümü içinden benim favori kısmım 4. bölüm oldu. Bu kısımdan size iki alıntı bırakmak istiyorum.

“Bir çalışana 1000 dolar değerinde bir hediye mi, yoksa nakit olarak ekstra 1000 dolar mı vermelisiniz? Hangisi daha iyi olur? Eğer çalışanlara soracak olursanız, çoğu durumda büyük ihtimalle hediyeden çok nakit parayı tercih edeceklerdir. Her ne kadar bazen yanlış anlaşılsa da hediyenin kendine özgü bir önemi vardır -işveren ile çalışan arasındaki sosyal ilişkiye destek olarak bu yolla herkes uzun vadeli yarar sağlayabilir.”

 

 

“Görünüşe göre para insanları motive etmenin çoğunlukla en pahalı yoludur. Sosyal normlar sadece daha ucuz olmakla kalmaz, aynı zamanda daha etkilidir.”

 

Uğur Eroğlu

siber-zorbalık

Klavye Delikanlıları

Walt-Disney

Walt Disney

Walt Disney Kimdir?

Walt Disney’ in hiç var olmadığını düşünelim. Sevdiğimiz onca karakterin hiç yaratılmadığı, sihirin, ilginç hikayelerin ve sayısız çizgi filmlerin, dünya üzerinde gitmeye can attığımız, hayal dünyamıza yeni renkler katan o eğlence parklarının hiç ortaya çıkmadığı bir dönemde yaşasaydık hayatımız epey sıkıcı geçmez miydi? Eğer cevabınız evetse, Walt Disney’in ilginç hayatını ve girişimcilik yolculuğundaki bu istikrarı nasıl yakaladığını gelin hep beraber inceleyelim.

Asıl adı Walter Elias Disney olan Walt Disney, 5 Aralık 1901 yılında ABD’nin Illinois eyaletinde Flora ve Elias Disney’in 5 çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Dört yaşına geldiğinde ailesiyle beraber Missouri’ye taşındı ve sanata yeteneği olduğunun sinyallerini o yaşlardan itibaren vermeye başladı.

Walt Disney’in Çocukluğu

Küçük yaşlardayken, babasının okumayı çok sevdiği bir gazetedeki çizgi romanları kopyalayarak yeteneğini geliştirmeye odaklandı. Hatta bunu bir iş haline getirip, 7 yaşındayken, sefaletle mücadele eden ailesine destek olabilmek adına çizimlerini satmaya başladı. Bu şekilde küçük kazançlar elde etmesine rağmen oldukça zor bir çocukluk dönemi geçiren Walt Disney’in ailesi ekonomik olarak gerçekten kötü bir durumdaydı. 10 yaşındayken ailesiyle birlikte Kansas’a taşındı. Kansas’ta bir tren garında atıştırmalıklar ve gazete satıyordu. Walt Disney trenlerle o kadar çok vakit geçirmiş olacak ki yarattığı olağanüstü tema parklarda, çocukluğundan başlayan tren sevdasının etkilerini görmek mümkün. Walt, Kansas’ta yaşadıkları dönem boyunca hem okuyup hem garda çalıştı. Bu çok yorucu olsa da bu işi 6 yıl boyunca yaptı çünkü sorumlulukları bazı çocuklarınkinden çok daha farklıydı ve bu süreden sonra ailesi ile birlikte doğduğu yer olan Chicago’ya geri döndüler. 14 yaşındayken katıldığı sanat kursunda çizim yapan Disney, bir yandan okula, bir yandan da Chicago Sanat Enstitüsü’ne gidiyordu.

Mickey Mouse Nasıl Doğdu?

16 yaşında okulu bıraktı ve ambulans şoförü olarak Kızıl Haç Ordusu’nda görev aldı. 1919 yılına kadar Fransa’da Kızıl Haç’ta çalıştıktan sonra Amerika’ya döndü. Amerika’ya döndükten sonra çizim yapmaya devam eden Walt Disney, karikatürlerini çeşitli gazetelere yayınlatmaya çalışsa da çalışmalarını bir türlü beğendiremedi ve tam bu sırada bir rahip, kilisesinin etkinliklerinin resmini çizmesi için Disney’e teklifte bulundu, Walt teklifi kabul ederek küçük bir ücret karşılığında çalışmaya başladı. Aynı zamanda çalışması ve kalması için ona kilise içinde bir oda verildi. Bu kilisedeki odasında bir fare ile birlikte yaşıyordu. Bu fareden her ne kadar korksa da, ona Mortimer ismini taktı ve onu resmetmeye başladı. Bu çizimler, onu ileride dünyanın en ünlü yapımcısı yapacak olan Mickey Mouse çizimleriydi. Yeni karakter son derece özeldi; insani, maceraperest ve  iyimserdi. Walt Disney’in, bu karakteri kendisinden esinlenerek yarattığı söylenir. Fare Mortimer’in adını daha sonraları eşinin isteğiyle Mickey olarak değiştirdi. Mickey Mouse ile başlayan serüven, kardeşiyle kurdukları prodüksiyon şirketi ile büyüdü. Mickey’in ardından, kız arkadaşı Mini Mouse ortaya çıktı; ardından Pl, Neşeli Tavşan Oswald ve diğer ünlü Walt Disney karakterleri doğdu.

 

Walt Disney Animasyon Yapmaya Nasıl Başladı?

1923’te Hollywood’a gelmesi ve garajdan bozma bir stüdyo açmasıyla animasyona yönelme kararı alan Walt Disney’in ilk hayata geçirmeyi planladığı çizgi film ise “Alice Harikalar Diyarı” idi. 1930’lu senelerde Disney, birçok başarılı çizgi filme imza attı. Başarılı geçen birkaç yılın ardından, ilk uzun metrajlı filmi ‘’Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’’i duyuran Walt Disney  animasyon dünyasının sınırlarını zorlamaya devam etti. Herkes bunun iyi bir fikir olmadığına ve başarılı olamayacağına inanıyordu. Yakınları da bu konu hakkında kendisini defalarca ikna etmeye çalışsa da Walt kimseye aldırmadan banka kredisi alıp bu filmi hayata geçirmeye uğraştı. Kendi ekibi dahi herkes filmin Disney Stüdyolarını bitireceğine inanıyordu. Ancak Walt Disney pes etmedi ve film 1937 yılının en iyi animasyon filmi oldu. Sayısız ödüle layık görüldü ve Disney’e harcadığı her kuruşu katı katına kazandırdı.

Disney Park

Birgün Walt Disney’in aklına bir tema park yaratma fikri geldi. Kurmayı düşündüğü park dünya üzerinde eşi benzeri olmayan, her yaştan insanı cezbedebilecek fantastik unsurlar barından adeta sihir dolu bir yer olmalıydı. Hayalperestliği ile bilinen Walt Disney 1954 yılında Disneyland adını verdiği fantastik dünyanın kapılarını açtı. Yıllar sonra ikinci bir tema park kurma hayalleri kurarken bir yandan da sağlığını yitiriyordu. 15 Aralık 1966’da gırtlak kanserinden dolayı hayatını kaybetti ve hayalini kurduğu ikinci tema parkını açamadı. Fakat ölümünden birkaç yıl sonra yapım şirketini de beraber kurdukları kardeşi Roy, 1971’de Walt Disney World’u açtı.

Ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rağmen Walt Disney dünyanın her yerinde adı anılan, yapımları tekrar tekrar izlenen, hikayeleri anlatılmaya devam eden, kültürel mirası nesilden nesile aktarılmaya devam etmekte ve  22 Oscarlık rekoru hala kırılamamış, önemli bir girişimcidir.

      “Hayalleriniz ancak onları takip etmeye gerçekten cesaretiniz olduğunda gerçekleşir.”

       Walt Disney

Buse Kahraman

networking

Networking

“Network’ünü Arttır, Fırsatları Kaçırma, Bağlantı Kur” Tamam da Nasıl?

Başlamak size bağlı; ya en zoru ya en kolayıdır. Fakat ne olursa olsun siz sadece sohbet etmeye başlayın, gerisi kendiliğinden gelir zaten. Kimsenin birbirini tanımadığı bir ortamda yahut tersi durumda da birilerinin yanına gidip kendinizi tanıtarak sohbete başlayabilirsiniz. Bazen sıcak bir gülümseme ve bir “merhaba” bile yeterli olur. Karşı taraf da buna açıksa, zaten beden duruşu, mimikleri kendini ele verir. Bir iki networking aktivitenizi insanları gözlemleyerek, onları “okuyarak” geçirebilirsiniz. Gözlem gücünüz arttığında, “kimlerin yanına gitmeli? Kimlerle konuşabilirim? Ne kadar konuşmam yerinde olur?” gibi sorulara kendiliğinden yanıt bulabilirsiniz.

Sohbet etmek, Networking felsefesinin temel taşıdır. Ancak, size karşı kaba bir tutum gösterdiklerinde karşı atak yapmak yerine sakin olmalısınız. Normalde yapıcı insanlar benle başlayan cümlelerden uzak dururlar. Karşısındakini sohbete dahil etmek için “siz” ya da samimiyet olduğunda “sen” diye hitap ederler. Ancak araştırmalara göre, zor insanlarda bu ters tepiyor. Çünkü adeta bir düşünce yaptırımı olarak değerlendiriyor ve tartışmayı derinleştiriyorlar. “Bence” ile başlamak bu kişilerde doğru bir taktik olabilir.

Özellikle Türk insanı duygu yoğun bir yapı ve kültüre sahiptir. Bir Networking’e olumsuz duygularla katıldığınızda birçok kişi bunu fark edecektir. Bu size tanışma için ilk seçenekleri olmamanız olarak döner. Böyle durumlarda kendinizi motive etme, dik duruş ve gözlere yansıyan olumlu bir tebessüm kilit başarı etkenleridir.

İyi Networking Nasıl Yapılır?

İyi Networking yapmak, yani Networker olmak için çevrenizi farklı bir gözle değerlendirmelisiniz. Büyük kurumların hepsinin bir iletişim stratejisi ve varoluş vizyonu vardır. Bireylerin de aynı şekilde olmalıdır. Networking sürecindeki konuşma, görünüş, göz ve vücut diliniz vermek istediğiniz mesaj ve bırakmak istediğiniz etkiye göre her ortama özel planlanmalıdır.

Unutmayın ki bağlantılarınız kadar güçlüsünüz. Bağlantılarınız hayatınızı kolaylaştırır. Daha fazla iş yapmanızı ve daha iyi yerlere gelmenizi sağlar. Peki bu bağlantı nasıl sürdürülebilir? LinkedIn aracığıyla

Harris Interactive’in Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre herhangi bir iş birliği öncesi tarafların yaklaşık yüzde 42’si birbirlerini Google’dan arıyorlar. Bu oran, işe alım sürecinde (CareerBuilder rakamlarına göre) yüzde 70’e çıkıyor. Özetle, ilk izlenim her geçen gün daha fazla dijitalleşiyor. Bunu yönetebilecek en etkili yer de LinkedIn profiliniz olarak öne çıkıyor.

LinkedIn, hizmetlerini şöyle tanımlıyor: “Sizinle iletişim kuruyor ve üyeler arasında iletişim oluşturuyoruz. Bazı mesajlar için hangi tür ve ne sıklıkla mesajlar alacağınızı kontrol etmeniz için ayarlar sunuyoruz. Hizmetlerimiz, diğer kişilerle bağlantı kurmanıza, iş ve ticari fırsatlar bulmanıza ve bu fırsatlar için bulunmanıza, güncel bilgiye sahip olmanıza, eğitim almanıza ve daha üretken olmanıza yardımcı olur.”

Hadi bir LinkedIn profili oluştur; network’ünü arttır, fırsatları kaçırma, bağlantı kur!

Miray Ulubay

 

hd-silikon-v-180158RQ-1160x480

Silikon Vadisinin Geçmişi

Bugün teknoloji sektörünün en önemli bölgesi olan Silikon Vadisinin temeli, 1891 yılında kurulan Stanford Üniversitesinde atıldı. Üniversite, öğrencilerini teknolojik atılımlar yapması için destekledi, bugün bile Silikon Vadisindeki pek çok şirketin sahibi ve çalışanı Stanford Üniversitesinden mezundur.

 

Silikon Vadisinin bugün ki konuma gelmesini sağlayan en önemli olaylardan biri şüphesiz 2.Dünya Savaşıdır. Savaş beraberinde pek çok acı ve ölüm getirmesine rağmen, teknolojik anlamda da pek çok gelişmeye sebep oldu, bu hızlı gelişme ile teknoloji üzerine çalışan okullar ön plana çıktı. Böylece teknoloji alanında çalışmak isteyen kişiler buraya gelmeye başladı. Bu bölge aynı zamanda Asya’ya savaşmaya gönderilen askerlerin toplanma bölgesiydi. Savaştan sağ çıkabilen kimi askerler burada kalıp, çalışmaya karar verdi. 1939 yılında Stanford’dan mezun olan Bill Hewlett ve David Packard üniversiteden de destek alarak HP şirketini kurdular.

 

Savaş sonrası bütçe krizi yaşayan Stanford, Palo Alto’ya taşındı ve bu bölgedeki kimi yerleri teknoloji şirketlerine kiraladı. Böylece hem okul gelir sağlamış oldu, hem de teknoloji şirketleri tek bir noktada toplandı. Bu dönemde en çok öne çıkan kişiler geliştirdikleri yarı iletken transistor ile Nobel kazanan William Shockley, John Bardeen ve Walter Brattain’dır.

 

1957 yılı ise Silikon Vadisi için bir başka önemli tarih. 1940 yılında yarı iletken transistor’u bulan William Shockley, Shockley Semiconductor Labs isimli şirketini kurdu. 1957 yılına gelindiğinde şirket sektörde ezici bir güç haline gelmişti. Bu noktada sekiz hain olarak adlandırılan sekiz kişi (Jean Hoerni, Julius Blank, Victor Grinich, Eugene Kleiner, Gordon Moore, Sheldon Roberts, Jay Last, Robert Noyce) bu şirketi terk etti ve Fairchild Semiconductor isimli kendi şirketlerini kurdular. Bu şirket daha üstün bir yarı iletken transistor geliştirdi ve kısa sürede sektörde bir numara haline geldi. Ancak Fairchild, Shockley’in aksine küçük şirketleri ezmeyip desteklemeye başladı. Böylece start-up programları yürütülmeye başlanmış oldu. Fairchild harekti Silikon Vadisinde çok büyük değişiklikler yaratan bir hareket oldu. Daha sonradan hain sekizlilerim üyeleri kendi şirketlerini kurdular, bu şirketler arasında Intel, AMD, NVDIA gibi şirketler var.

 

1976 yılında Apple, 1994 yılında Yahoo, 1998 yılında Google, 2004 yılındaysa Facebook kuruldu.

 

Doğukan Çolak

moda ve yapay zeka

Moda ve Yapay Zeka

Moda ve Yapay Zeka

Moda sektörü dünyanın en büyük sektörlerinden biri. Böylesine büyük ve sürekli gündemde olan bir sektörün teknolojik gelişmelerden etkilenmemesiyse imkansız. Bugünlerdeyse modayı etkileyen teknolojilerin başında yapay zeka geliyor. Ürün tasarımı ya da müşteriye uygun ürün tavsiyesi gibi konularda kullanılan yapay zeka, gelecekte moda sektöründe çok önemli bir yer kaplayacağı şüphesiz.

Fashion++ isimli bir uygulama, görüntedeki giysilerin desenini, rengini ve dokusunu görsel tarama sistemiyle analiz ederek kullanıcıya birden fazla kıyafet alternatifi sunabiliyor. Uygulamanın yapabilmesi için yapay zeka modaya neyin uygun olduğunu ve olmadığını gösteren fotoğraflarla beslendi. Modada stiller değiştikçe Fashion++ görsellere besleniyor ve böylece uygulama farklı alternatifler üretmeye devam edebiliyorr.

Dünyanın en ünlü ayakkabı şirketlerinden biri olan Nike, geçtiğimiz günlerde Siri ve Apple Watch destekli bir ayakkabı piyasaya sürdü. Bu ayakkabı veri analizini iyileştirmek ve mağazalarda stok optimizasyonunu sağlayabilmek için Celect isimli bir yapay zekayı kullanmakta. Yine Nike, Nike Fit isimli bir uygulamayla müşterilerine en uygun ayakkabıyı bulmak için yapay zekayı kullanıyor.

2017 yılında New York’ta kurulan Cherrypick.ai isimli girişim, sosyal medyada marka paylaşımlarına yapılan yorumları takip ederek markalar için potansiyel müşteriler buluyor.

Amazon’un Echo Look uygulaması bir stil danışmanı gibi çalışıyor. Amazon’un sesli asistanıyla birlikle kullanıma sunduğu bu uygulama kendisine söylediği zaman fotoğrafınızı ve videonuzu çekiyor. Böylece Amazon müşterilerine farklı stillerde kıyafetler önerebiliyor.

Doğukan Çolak

WhatsApp Image 2020-05-08 at 16.07.39

Cesur Yeni Dünya: Salgın Neleri Değiştirebilir?

CESUR YENİ DÜNYA
Salgın Neleri Değiştirebilir?
‘’1931 yılında Cesur Yeni Dünya’yı yazarken hala çok zamanımız olduğunu düşünüyordum.’’ Bunlar distopik edebiyatın en iyi örneklerinden biri olan Cesur Yeni Dünya’nın yazarı Aldous Huxley’e ait sözler. ‘’Ancak kitapta yazdığım kehanetler beklediğimden de hızlı gerçekleşiyor.’’

Huxley kitabında acımasız bir kast sisteminin olduğu, insaların özgür olmadığı ama buna rağmen mutlu olabildikleri bir toplumu anlatıyordu. Neyse ki dünya henüz bu konuma gelmedi, ancak pek çok uzman gelecekten endişeli. Çoğunun tahminleri, beklediklerinden daha da önce gerçekleşmeye başladı. Bunun en büyük sebebiyse Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve şu an tüm dünyaya yayılmış olan Covid-19 virüsü.
Dünya üzerinde yaşanan her salgın, dünyayı değiştirmiş, yeni toplumsal düzenlerin, yeni ekonomik sistemlerin, kısaca yeni şeylerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Koronavirüs, modern dünyanın deneyimlediği, küresel çapta yaşanan en büyük salgınlardan. Salgın yönetim biçimlerinden, tüketim alışkanlıklarımıza, eğitim sistemlerinden, sağlık sistemlerine pek çok şeyi kökünden değiştirebilir. Pek çok uzmana göre 21.yüzyıl artık kesin olarak başladı.

Huxley’in gelecekle ilgili en büyük korkusu nüfus fazlalığıydı. Nüfus fazlalığının küresel çapta bir salgına ya da kıtlığa yol açabileceğinden endişeleniyordu Huxley. Kitabında ön gördüğü Cesur Yeni Dünya’daysa nüfus belli bir seviyede sabit tutuluyordu. Salgın hastalık ya da açlık denilen şey ortadan kalkmıştı. Toplumsal hayatta o güne kadar eşi benzeri görülmemiş bir düzen ve istikrar hakimdi. Teknoloji hiç olmadığı kadar gelişmiş bir seviye ulaşmıştı. Ancak tüm bunların altında, hayatın her alanını kontrol eden, baskıcı ve otoriter bir devlet vardı.

Çok şükür, şu an Huxley’in kitabında bahsi geçen bir sistem tarzda bir sistem dünyaya hakim değil. Yakın zamanda olabilecek gibi de durmuyor. Ancak pek çok uzman, salgın sonrası dünyada, daha baskıcı, daha otoriter, disiplini ve huzuru vaat eden hükümetlerin başa geçebileceğinden endişeli. Bu düşüncenin temel dayanak noktasıysa zaten artan göçmen sayısı nedeniyle bu tarz eğilimleri olan partilerin özellikle Avrupa’da giderek popüler hale gelmesi. Uzmanlar salgını fırsat bilen bu partilerin ileriki dönemlerde yapabileceklerinden endişeli. Ülkelerin daha içe kapalı ve kendini savunma odaklı politikalar izleyebileceklerini düşünüyorlar.

Ancak bunun tam zıt bir görüşü savunan insanlar da var. Bu görüşü savunan uzmanlara göre salgın, devletlerarası dayanışmayı arttıracak. Bugün ki, uzaklık kavramının ortadan kalktığı, herkesin herkesle etkileşim halinde olduğu bir dünyada, devletler bu tarz bir durumdan korunmak için sadece kendi sınırlarını kapatıp bekleyemez. Çin gibi bir ülkede ortaya çıkan salgının dünyaya yayılmaması çok ufak bir ihtimaldi. İran ya da Yunanistan’da yaşanacak bir salgının Türkiye’yi etkilememesi de çok ufak bir ihtimal. Bu noktanın altını çizen pek çok uzman, devletlerin içine kapanmak yerine, bu tarz durumlarda daha hızlı karar alınmasını ve hızlıca müdahale edilmesini sağlayacak uluslar arası üst kurumların kurulabileceğini düşünüyor. Buna karşın, bir üst paragrafta bahsettiğim uzmanlarsa, zaten WHO ya da AB gibi uluslar arası üst kurumların olduğu ve bu kurumların salgın sürecini yönetmekte başarısız olduğunu, bundan dolayı da bunlara duyulan güvenin azaldığını savunuyor.

Ama bunlardan önce, salgın sonrası dünyada tartışılacak ilk şey şüphesiz sağlık sistemleri olacak. Pek çok ülkenin sağlık sistemlerinin değişeceği apaçık ortada. Sağlığın özel sektörün sunduğu bir şeyden ziyade, kamu hizmeti olması gerektiği görüşü hiç olmadığı kadar popüler. Salgın sonrasında sağlığın dünyanın çoğunda bir kamu hizmeti olacağını düşünenlere göre bunun için çok fazla da beklememize gerek yok. Sağlıkta tartışılan bir diğer konu da, benzer yeni bir salgına hazır mıyız?

Salgından en çok etkilenen ülkeler ya sağlık sisteminin zayıf olduğu(İran gibi) ya da sağlık sisteminin salgını ciddiye almadığı(İtalya gibi) ülkeler. Bu ülkeler aynı zamanda komşuları için de bir tehdit oluşturduğu için, bu tarz durumlarla mücadele edebilecek entegre sağlık sistemlerinin ortaya çıkabileceğini savunan pek çok kişi var. Ayrıca salgında kullanılan tedavi ve korunma yöntemleri gözden geçirilmekte.

Salgının sağlıkta yaratacağı bir büyük etki de, aşı karşıtlığının ortadan kalkması olabilir. Salgın öncesi dünyada çok yaygın olan aşı karşıtlığına rağmen, şu an herkes virüse çare olarak bir aşı beklemekte, hatta aşı karşıtları bile. Salgından sonra aşı karşıtlığı ya hiç olmayacak, ya da tamamen ortadan kalkacak.

Salgından en çok etkilenecek ikinci sektörse eğitim sektörü. Şu an neredeyse tüm dünyada öğrenciler evlerine kapanmış bir vaziyette ve uzaktan eğitim alıyorlar. Öğrenciler uzaktan eğitimden aldıkları verime göre, gelecekte okula gidilmesine, öğrencilerin sınıflara doldurulmasına ihtiyaç var mı eğitim camiasında tartışılacak ilk konulardan.

Değişmesi kaçınılmaz olan şeylerden biri de tüketim alışkanlıklarımız. Online alışveriş hiç olmadığı kadar yaygın. Kimi yerlerde mağazaların tamamen kapalı olması, kimilerininse güvenlik gerekçesiyle gitmek istememesi insanları zorunlu olarak online alışverişe itti. Hatta online alışverişe en çok karşı olanları bile. Bu sürecin daha ne kadar süreceği de belli olmadığı, online alışverişin bir alışkanlık haline gelmesi ve salgın sonrasında hiç olmadığı kadar kullanılması bekleniyor.

Ayrıca streaming servislerinin artık bir alternatif olmaktan çıkıp, ana akım haline gelmesi de büyük ihtimal. Şu an neredeyse hepimiz evde vakit geçirmek için Netflix gibi platformları kullanıyor. Zaten salgın öncesinde de gayet popüler olan bu platformlar, gelecekte medyanın ana noktası olabilir.

Zaten hayatımızda büyük yer kaplayan sosyal medyanın, salgın sonrasında artık vazgeçilemez iletişim ve haberleşme araçları haline geleceği aşikar. Haberleşme ve bilgi alışverişine ek olarak artık insanların sosyalleşmesine de olanak sağlayabilen bir hale gelen Instagram, Facebook, Twitter gibi sosyal medya siteleri, salgın sonrasında da pek çok alternatif etkinliğe ev sahipliği yapabilir. Salgın nedeniyle konser veremeyen pek çok sanatçı bu sitelerden canlı yayın açarak konser vermekte, dünyaca ünlü komedyen Ricky Gervais neredeyse her akşam Twitter’dan canlı yayın açmakta, pek çok tiyatro topluluğu Youtube gibi sitelerden oyunlarını yayınlamakta. Sanatçıların bu formüllerden aldıkları geri dönüşe göre, ileride bu sitelere yönelik pek çok alternatif çalışma üretme ihtimalleri var ki bu ufakta olsa zaten salgın öncesinde de başlamış bir şeydi.
Huxley’in kitabında yaptığı bir öngörü de, teknolojinin hiç olmadığı kadar yoğun ve yaygın olması. Pek çok uzmana göre salgın sonrası dünyada teknoloji hiç olmadığı kadar yaygın ve yoğun bir şekilde kullanılacak. Şimdiden salgın firmaların dijitalleşmesi sürecinin bir milat noktası olarak görülmeye başladı. Pek çok şirketin evden çalışmaya geçtiği, büyük perakende zincirlerinin bile mağazalarını kapatıp sadece online alışverişe odaklandığı bu sürecin sonunda dijitalleşmeye en çok direnen şirketlerin bile pes edeceği en çok savunulan görüşlerden. Ayrıca robotların ve dronların üretim sürecinde oldukça aktif kullanılacağını da düşünenler var. Ancak uzmanları en çok heyecanlandıran şeyse, yapay zekanın salgın karşısında verdiği sınav.

Yapay zeka belki de ilk defa koronavirüs salgını sürecinde bu kadar aktif kullanıldı. Veri analizi, verinin işlenmesi ve modelleme gibi alanlarda kullanılan yapay zeka kendi kendine öğrenme süreci içinde karşılaşması zor bir fırsat buldu ve uzmanlara göre yapay zeka bu sınavı başarılı bir şekilde geçti. Salgın sürecinde yapay zekanın başardıklarına bakarsak, zaten hayatımıza giren yapay zekanın ileride daha da aktif kullanılacağı artık bir gerçek.

Salgından çalışma şekillerimizde oldukça fazla bir şekilde etkilenebilir. Pek çok şirket şu an virüse karşı bir önlem olarak evlerinden çalışıyor ve bu firmalara çalışanların aynı işi evlerinden de yapabileceklerini gösterdi. Ofislere ne kadar ihtiyaç duyulduğu ileriki süreçte tartışılabilecek bir konu.

Beklenen bir diğer şey de şirketlerin daha sosyal bir hal alabileceği. En temelinde firmalar ürünlerini insanların satın alması için üretmekte. Eğer bu ürünleri alacak insanlar yoksa üretmenin ne anlamı var? Salgın, insanlığa yaşamak için birbirimize ihtiyaç duyduğumuzu gösterdi. Bu bağlamda şirketler bir yandan kar ederken, bir yandan da sosyal farkındalık faaliyetleri yapacak modeller üretebilir. Şu an pek çok firma salgınla mücadele için devletlere bağışlarda bulunmakta hatta ücretsiz bir şekilde maske, eldiven, dezenfektan gibi şeyler üretmekte. Kimi uzmanlara göre bu tarz faaliyetler salgın sonrasında da devam edebilir.

Salgının dünyada pek çok şeyi değiştireceği aşikar, yaşadığımız bugünler artık tüm insanlık için bir milat noktası. Kimi uzmanlar gelecek için çok kaygılı olsa da, kimileriyse ümitli. Tabi en sonunda neler olacağını bize zaman gösterecek, ancak artık hep beraber cesur yeni bir dünyada yaşadığımızı söyleyebiliriz.

“Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya,
Ne güzel şeymiş meğer insanlık.
Böyle dünyalıları olan,
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya!

Fırtına, William Shakespeare”

Doğukan Çolak

hain sekizli

Start-Up Kültürünü Başlatanlar: Hain Sekizli

 

1957 yılında 8 kişi, kendi şirketlerini kurmak için o dönem sektörde büyük bir güç olan Shockley Semiconductor Labs’tan ayrıldı ve kendi şirketleri olan Fairchild Semiconductor’u kurdu. Jean Hoerni, Julius Blank, Victor Grinich, Eugene Kleiner, Gordon Moore, Sheldon Roberts, Jay Last ve Robert Noyce’dan oluşan bu sekizli, William Shockley tarafından hainler olarak adlandırıldılar. Bu şirket, kısa sürede sektörde bir numara haline geldi, hatta Nasa bile Apollo uzay programında Fairchild’ın ürettiği çipleri kullandı. Fairchild tüm teknoloji sektöründe büyük değişiklikler yarattı. Bu değişikliklerin en büyüğü ise, ilk start-up programlarının başlatılmasıydı.
O dönemde sektördeki güçlü firmalar yeni kurulan firmaları daha küçükken ezerlerdi. Hain sekizliyse, küçük firmaları desteklemeye başladı. Şirket büyüdükçe, şirkette çalışan insanlar şirketten ayrılıp kendi işlerini kurmaya başladı, bu şirketlerin çoğu sektörde başarı sağladı ve hızlıca büyüdü, bu da diğer çalışanların benzer fikirlere kapılmasına neden oldu. Hain sekizli, insanların aklına çalışan bir fikir gelince, onları yapmalarını istiyordu. Bu yüzden kurulan küçük firmaları desteklemekten geri durmadılar. Daha sonradan hain sekizli kendi şirketlerini kurdular, bu şirketler arasında Intel, AMD, Nvidia gibi şirketler var.
Bugün sektörde hain sekizlinin destekleriyle kurulmuş ya da büyümüş pek çok firma bulunmakta. Hain sekizli sayesinde pek çok firma kurulmuş, bu firmalarda hem teknolojinin gelişmesine hem de sektörün büyümesine katkı sağlamış ve hatta bu kurulan firmaların içinden de pek çok farklı firma çıkmıştır. Silikon Vadisini, Silikon Vadisi yapan, William Shockley tarafından hain olarak adlandırılan bu sekiz kişidir.

Doğukan ÇOLAK

236b17c8-ff02-402a-96e2-e863c36346e4

Melek Yatırımcılar

Kimdir Bu Melek Yatırımcılar?

Kısaca tanımlamak gerekirse melek yatırımcılar; bir iş fikri olup sermayesi olmayan, başlangıç veya büyüme aşamasında olan girişimlere yatırım yaparak belli bir hisse alıp şirkete ortak olan yatırımcılardır diyebiliriz. Melek yatırımcılar sadece finansman olarak değil, bilgi birikimlerini ortaya koyarak iş modeli geliştirme, fikir, strateji gibi konularda mentorluk sağlayarak destek olur. Girişimlere başlangıçtan yatırım yapmak isterler. Bu yatırımlar risklidir, büyüme potansiyeli yüksek startup’lara yatırım yapıp birkaç yıl içerisinde startup’ı büyütüp hisselerini devrederek sermaye getirisinin birkaç katıyla geri çıkmayı planlar.
İnovasyon ve teknoloji ekosisteminin büyümesine katkısı olan melek yatırımcılık, Dünya’da oldukça yaygındır ve Türkiye’de de artık önemli bir yer edinmektedir. Melek yatırım piyasası Avrupa’da 9,8 milyar Euro’yu; ABD ve Kanada’da ise 26 milyar doları aşmış durumda ve T.C. Cumhurbaşkanlığı Hazine Müsteşarlığı ’da melek yatırımcılık faaliyetlerini teşvik etmek amacıyla Bireysel Katılım Sermayesi hakkında bir yönetmelik çıkarmıştır.
Melek yatırımcılar hem bireysel hem de grupça hareket edebilir. Silikon Vadisi’nde melek yatırımcıların bir arada bulunduğu restoranlar ve networkler bulunmakta ve bu networkler Türkiye, Avrupa, Uzak Doğu’da da yer almaktadır.

Melek Yatırımcı Nasıl Olunur?

Birçok ülkede ‘’Business Angel’’, ‘’Angel Investor’’ gibi isimler kullanılırken ülkemizde ise bir süredir ‘’Melek Yatırımcı’’ olarak kullanılmaya başlanıp yönetmeliğe ‘’Bireysel Katılım Yatırımcısı (BKY)’’ olarak girmiştir. BKY olabilmek için Hazine Müsteşarlığına başvurarak BKY Lisansı almak gereklidir ve bu lisansı alabilmek için bazı şartlar aranmaktadır. Bunlar;

1)Yüksek Gelir veya Servet Kriteri

Ücretli çalışanlar için yıllık ücretlerinin gayrisafi tutarları toplamı olarak ifade edilen yıllık gayrisafi geliri en az 200.000 TL olan
Veya
Müracaat anında sahip oldukları her türlü menkul ve gayrimenkul varlıklarından oluşan kişisel servetin toplam değeri en az 1.000.000 olan yatırımcılar.

2)Tecrübe Kriteri

Bu kriterde finansal güçten ziyade tecrübe yetkinlikleri aranır.
Banka ve finansal kuruluşlarda fon veya portföy yöneticisi olarak ya da banka ve finansal kuruluşlarında müdür veya dengi bir pozisyonda ya da daha üst bir pozisyonda en az iki yıl iş tecrübesine sahip olan
Veya
Lisans alınmadan önce son beş yıl içinde en az iki yıl, yıllık cirosu en az 25.000.000 TL olan bir işletmede genel müdür yardımcısı veya dengi bir pozisyonda ya da daha üst bir pozisyonda çalışan olmak gibi özellikler aranır.

Türkiye’deki aktif melek yatırım ağları:
Önemli startup’ların içinde destek bulduğu bu melek ağları birçok girişimi büyümeye götürmüştür.
-Galata Business Angels
-ŞirketOrtağım
-TRAngels Melek Yatırım Ağı
-İstanbul Startup Angels
-Keiretsu Forum Türkiye
-EGİAD Melekleri
-BUBA Business Angels
-Telos Angels İstanbul
-Bahariye Business Angels
-BIC Angels

Yağmur TAMER

kuantum üstünlük

Geleceğin Anahtarı: Kuantum Üstünlük

Kuantum bilgisayarlar, teknolojide devrim yaratacağından neredeyse herkesin emin olduğu bir teknoloji. Pek çok özel şirket ve devlette bu teknolojiyi geliştirmek için birbirleriyle yarış halinde. Geliştirildiğinde internette bulunan tüm şifreleri kırabileceği iddia edilen bir teknoloji için pek çok kurum ve devletin yarış içinde olması şaşılacak bir durum değil.

Bu konudaki en büyük adımlardan biriyse geçtiğimiz Ekim ayında atıldı. Ekim ayında Nature dergisinde bir makale yayınlayan Google, kuantum üstünlüğüne ulaştığını iddia ediyor! Başta IBM olmak üzere pek çok kuruluşun görüşüyse Google’ın çarpıtma yaptığı yönünde. Peki onlarca büyük şirketi ve devletleri karşı karşıya getiren bu teknoloji neden bu kadar önemli?

Kuantum üstünlük, günümüzün teknolojisinin çok yavaş kaldığı veya hiç yapamadığı pek çok şeyi kuantum temelli teknolojilerle kısa sürede yapılabilmesine olanak sağlıyor. Bu konuda lider olan şirketler, hesaplaması yıllar alacak birçok işlemi çok daha kısa sürede yapabilir hale gelecek. Başta Google ve IBM olmak üzere pek çok şirket bu teknoloji üzerine çalışmakta.

Google, kuantum üstünlüğüne ulaştığını iddia ettiği Sycamore işlemcisinin hesaplaması 10 bin yıl sürecek bir işlemi, 200 saniye içinde çözdüğü söyleniyor. Böylesine yüksek bir işlem gücü tıptan yapay zekaya, ulaşımdan uzay keşfine kadar pek çok alanda kullanılabilir. Bu kuantum üstünlüğünün neden bu kadar önemli olduğunun kanıtı. Devletler bu alanda milyonlarca liralık yatırım yapıyor, en büyük iki rakipse ABD ve Çin. İntel’in kuantum donanım direktörü Jim Clarke, kuantum bilgisayar yarışını kendi neslinin uzay yarışına benzetiyor. IBM, Google, Intel, Microsft, Alibaba gibi devlerin yanı sıra, 119,5 milyon dolarlık yatırım olan Rigetti gibi startuplar da bu yarıştan eksik kalmıyor. Hatta Rigetti 128 kübitlik bir sistem üzerinde çalıştığını söylüyor. Çin, kuantum bilişimi için 10 milyar dolarlık bir laboratuvar kurarken, ABD kuantum araştırmalarına 1 milyar dolardan fazla kaynak ayırdı.

İlaç yapımı, iklim değişikliğiyle mücadele, yapay zeka, siber güvenlik, uzay keşifleri gibi pek çok alanda kullanılacak olan bu teknolojinin, bilim adamlarına göre somut hale gelmesine daha en az 10 yıl var, küçülüp evlere girmesine ise daha daha fazla. Her ne olursa olsun, kuantum yarışı başladı ve gelecek bu teknolojiyi elinde bulunduranlara ait olacak. Bu teknolojiyi ilk olarak bir devletin mi yoksa özel bir şirketin mi keşfedeceğini zaman gösterecek.

Doğukan Çolak